11 Ekim 2010 Pazartesi

Enjoy California

Los Angeles'tayken Fairfax ile Wilshire Bulvarı'nın kesiştiği yerde bir evsize üzerinde 'Enjoy California' yazan bir sweatshirt vermiştim.

Bir gece önce bir arkadaşımın evinde parti vardı. Partide hafif sarhoş olunca orada kalmak zorunda kaldım. Ertesi gün sabah 11 gibi üzerimde mini bir elbise otobüsle otelime dönemedim tabi.

Hemen elime bi sweatshirt tutuşturdular. Giymiştim gece elbisemin üzerine.
Sonra yolda bu adamı gördüm. Öyle bir evin duvarına yaslanmış, California güneşinin altında yoldan geleni geçeni izliyordu. Göz göze geldik. Adamın yanından geçtim gidiyorum derken, içim acıdı. Akşam saat 6'dan sonra üzerindeki o kıyafetle üşüyeceğini biliyordum. Üzerimdeki sweatshirt de extra large'tı. Hemen çıkardım adama verdim sweatshirt'ü. Hatta 'böyle bir şeye ihtiyacın olur muydu?' diye sorduğumda, önce bir durdu. Yüzüme baktı. Gülümsedi. Masmavi gözleri vardı. Teşekkür etti. Bir an gözlerimi adamın gözlerinden kaçıramadım. Yanından gidemedim. Öyle baktım gözlerinin içine. Gülümsemesine de karşılık verdim.

Sonra tam ben giderken durdurdu beni. 'Biraz konuşmak ister misin? Biriyle konuşmayalı uzun zaman oldu' dedi.

Üzerimdeki mini gece elbisesiyle adamın yanına oturdum. Evin duvarına yaslandım. Hemen bacaklarımı örtmem için sweatshirt'ü geri verdi.

Yaklaşık yarım saat muhabbet ettik. Bir homeless'la ne konuşursunuz? Çok fazla şey hakkında konuştuk. Türkiye'yi bile anlattım ona. Hangi kıtada olduğunu, nasıl insanlar yaşadığını, nasıl bir dil konuşulduğunu. O da kendi hayatından bahsetti biraz bana. Ailesini nasıl kaybettiğini, nasıl o duruma düştüğünü.

Hayatımda konuştuğum en ilginç insandı. Konuşmamız bitince sweatshirt'ü tekrar verdim ona. Sadece 'good luck' diyebildim giderken. O da bana 'god bless you girl' dedi. Tekrar birbirimize gülümsedik ve ben yoluma devam ettim.

İki gün önce bu adını bile bilmediğim adamı rüyamda gördüm. Şu an gerçekten merak ediyorum. Acaba şu an nerededir? Aynı yerde oturuyor mudur? Uyuyor mudur? Üşüyor mudur? Benden sonra başka birileriyle de konuşmuş mudur? Hasta mıdır? Beni hiç hatırlıyor mudur?

Rüyamda çok kötü gördüm kendisini, umarım gerçekte hayatındaki herşey daha iyiye gidiyordur.

10 Ekim 2010 Pazar

People

I think the world really boils down to two types of people, those who see shapes in cloud formation and those who just see clouds.

-Danzae Pace

20 Eylül 2010 Pazartesi

Kaçınılmaz son: Ajanda

Ellerinden ajandalarını bir an bile düşürmeyen İsveçlilerle yaklaşık 15 gündür dalga geçiyordum. 'Hepiniz sanki çok önemli, çok işi olan insanlarsınız ya!' falan diye hor görüp duruyordum zavallıları.

Bugün ben de bir ajanda edinmek zorunda kaldım sonunda. Gülme İsveçlilere gelir başına!
Hem de öyle bir ajanda ki şaka maka oturup böyle günleri dolduruyorum. Uluslararası öğrenci temsilciliği, Ladies Team başkanlığı ve dersler derken, üzerine bir de bu haftadan itibaren haftada 2 günümü ayırmam gerekecek street jazz feminine vibe kurslarım başladı. Artık benim de ajandam gereğinden fazla dolacak sanırım. Şimdiden kasım 15'e kadar tüm planlarımı biliyorum! İlginç, değil mi? =)

Tekrar hepinizden özür diliyorum sevgili İsveçliler. Sözümü geri aldım.


not: kasım sonuna kadar tüm cumalarım dolu. lütfen randevular için cuma harici bir gün seçelim.

Bütün yapraklar kahverengi ve gökyüzü gri

Saat gece 1. Yarına okumam gereken yaklaşık 50 sayfalık bir makale var. Ayrıca sabah 8'de kalkmam gerekiyor. Ben ne yapıyorum? Ekşi sözlükten saçma sapan başlıklar okuyup, kendi kendime gülüyorum.

Aslında kendim gülünecek haldeyim. İsveç'teyim ya! Şaka gibi! Gerçekten hala Stockholm'de olduğuma inanamıyorum. Ben ve bir Nordic ülkesinde yaşamak. Hem de 2 yıl boyunca!

Ben 15-16 yaşındayken biri bana 2 yıl İsveç'te yaşayacağımı söylese kendimi öldürebilirdim. Ya da o söyleyen kişiyi... Hatta 2 ay önce bile öyle zor geliyordu ki Stockholm'e yerleşeceğimi düşünmek, bir ara ciddi ciddi vazgeçecektim buraya gelmekten.

İşin komik yanı, sanırım artık burayı da sevmeye başladım. İnsanoğlu her yere, her ortama, her koşula uyum sağlıyor, alışabiliyor galiba. Ya da belki ben kolay adapte olabilen bir insanım. Ha, buraya alışsam, burayı sevsem de burada hayat boyu yaşamak ister miyim? Asla! Ama korktuğum kadar da kötü değilmiş, onu anladım. İki yıl burada işkence gibi geçecek diye düşünürken, şimdi buradan da ayrılırken çok üzülür müyüm acaba diye düşünmeye başladım.

Hayat çok garip. Ya da değil ama şu an bana garip geliyor. Bilmiyorum.

California. Seni özlüyorum.

Sunshine in my heart

Uyandınız. Güneşli bir gün. Uzun zamandır güneşi göremediğiniz için sonunda bulutların arasından sıyrılıp size yüzünü göstermesi her zamankinden daha heyecan verici. Ah, her zaman öyle olmaz mı zaten! Sahip olduğumuz şeylerin değerini hep onları kaybedince anlamaz mıyız?


Her neyse şimdilik böyle şeyleri değiştiremeyeceğinizi bilir, hemen düşünmeyi bırakıp, 'ne olur ne olmaz, güneş gitmeden nehir kenarına ineyim, belli olmaz belki de bulutlar günlerce kıpırdamadan oturdukları yerlerine biraz çabuk dönmek isterler' der ve hazırlanmaya başlarsınız. Siyah taytınızı, ugg botlarınızı ve üzerinde California güneşi baskısı olan hoodie'nizi üzerinize geçirir, saçlarınızı küçük bir tokayla tepeden tutturur, ev arkadaşlarınıza 'hej hej' deyip çıkarsınız evden.


İlk anda soğuk şöyle bir vurur yüzünüze ama gölgeden kaçıp yolun güneşli tarafına yürüdüğünüz anda işte o tanıdık his kaplar bedeninizi! Bir anda tüm vücudunuzun küçük bir ürperti beraberinde ısınması, yüzünüzde, ellerinizde iğne iğne hissettiğiniz güneş ışınları... Burnunuz kırmızı, parmak uçlarınız soğuk değildir artık. Güneşten gözünüzü açamamak anlatılamaz bir keyif verir o anda. Güneş gözlüğü mü? Uzak dursun!


Yeşil, sarı, kırmızı ve turuncu yapraklı ağaçların oluşturduğu ormandan geçerek nehre inersiniz. O on dakikalık orman yürüyüşü Alice'i harikalar diyarına götüren çukurdan farksızdır. Küçük bir patika, derin bir sessizlik ve size kendinizi Alice'in iksiri içip küçüldüğü anki kadar küçük hissettiren uzun uzun ağaçlar yolunuza eşlik eder.


Sonunda nehir kenarına gelirsiniz. Suyun üzerinde uzun zaman sonra bulutların yansıması yerine mutluluk kaynağınız güneşin yansıması vardır. On günü aşkın süredir odanızın penceresinden izlediğiniz, iskeleye bağlı öylece sağa sola sallanmaktan başka bir şey yapmayan tekneler, şimdi sahipleriyle nehirde gezintiye çıkmışlardır. Kendinizi çimlere atarsınız. Elinizde çocukken okumuş olduğunuz ve tekrar hatırlamak, her satırdan yeni anlamlar çıkarmak için bir kez daha okumaya başladığınız kitabınız 'Sophie'nin Dünyası', kulağınızda evi hatırlatan tanıdık melodiler, güneşin o birkaç saatlik ziyaretinin tadını çıkarırsınız.


Herşey farklı görünür gözünüze. Uzun bir zamandır renklerini gri sandığınız evlerin, arabaların, parkların, bahçelerin, herşeyin aslında farklı farklı renkleri vardır. Her yer aslında rengarenktir. Çimlerin üzerinde yatan saçlarınızın gerçek rengini hatırlarsınız. Onların aslında kahverengi değil, üzerlerine vuran güneşin altında ateş kırmızısı olduklarını...


Güneş tekrar kaybolurken, ona olan hasretiniz biraz olsun yatışmıştır. Ona hoşçakal derken, tekrar gelmesini sabırsızlıkla beklediğinizi söyler, bir dahaki sefere fazla gecikmemesini tembihlersiniz. Sonra da verdiği sözü tutmasını umarak Alice'in çukurundan yukarı tırmanır, kafanızı dışarı çıkarır, günlük işlerinize geri dönersiniz.

Merhaba Stockholm

Bugün Stockholm şehriyle konuştum. İlk konuşmamızdı. Daha biz tanışmadan onun resimlerini, fotoğraflarını görmüş ondan etkilenmiştim. Uçağım yavaş yavaş şehrin üzerinde alçalıp, Stockholm gözlerimin önünde büyümeye başlayınca heyecanım daha da arttı. Birkaç dakika içerisinde neredeyse bana gözlerimi kısma ihtiyacı hissettirecek şekilde parlayan şehrin ışıkları hemen içine aldı beni. Ve buluştuk.

Stockholm ile ilk karşılaşmamız bir gece yarısı gerçekleşti. Gün henüz başlamamıştı. Oturdum bir yere. Önce sıcacık kahvemi aldım, konuşmadan önce uzun uzun düşündüm. Nasılsa sabaha kadar vaktim vardı. Sonra ona sordum:

- ‘Sevgili Stockholm’ dedim. ‘Merhaba. Az önce ben buraya gelirken çok güzel gözüküyordun. Işıl ışıldın ve benim için tamamen farklı olan evlerin, binaların ve onların şehrin etrafını sarıp sarmalayan nehirlere yansımalarından çok etkilendim. Çok güzelsin. Ama acaba bana sende aradığım mutluluğu verebilecek misin?’

Stockholm bana hemen cevap verdi.

- ‘Bu sana bağlı. Eğer seni mutlu etmemi istiyorsan bunu yapabilirim. Ama bunu gerçekten istemen gerekiyor.’

Cevap verdim.

- ‘Seninle tanışmadan kısa bir süre önce buralara çok çok uzak bir şehirde hayatımın en güzel günlerini geçirdim. Hem de ben hiçbir şey için çabalamadan, her şey kendiliğinden oluverdi. O yüzden sana karşı biraz önyargılıyım. Ya onda bulduğum şeyi sende bulamazsam?’

Stockholm pek fazla düşünmedi.

- ‘Bana karşı önyargılı olursan seni hiçbir zaman mutlu edemem ki! Hem benim sana benden beklediklerini verip veremeyeceğimi ancak benimle zaman geçirirsen anlayabilirsin. Zaman bize tüm soruların cevabını verir. Öğrenmek istiyorsan aramalısın, deneyimlemelisin. Şu anki önyargılarınla iyi ya da kötü olacağıma karar vermemelisin. Ne demişti Küçük Kara Balık yaşadığı yeri ve annesini terk edip yeni yerler görmeye, keşfetmeye giderken;

‘Denizin ne kadar büyük olduğunu ve ırmağın sonunda beni nelerin beklediğini öğrenebilmemin tek yolu yaşadığım bu küçük dereyi terk edip yola koyulmak.’

Sen de böyle yapmalısın. Bende bulduğun şeylerin senin tatmin edip edemeyeceğini ancak yaşayarak öğrenirsin. Ama bunu yaparken benden korkma, bana karşı önyargılı da olma. Çünkü senin bana yansıttığını ben de sana aynen yansıtırım. Bak, bütün etrafım sularla, nehirlerle kaplı. Büyük bir aynadan farksızım.'

- ‘Peki’ dedim Stockholm’e. ‘Ama sen de beni anlamalısın. O çok sevdiğim uzak şehirden daha yeni ayrıldım. Orayı çok özlüyorum. Sana karşı hemen orada olduğum kadar pozitif ve güleryüzlü olmamı bekleme.'

Stockholm son bir cevap verdi.

- 'Şehirler oldukları yerlerde dururlar. Senin tüm anılarını da içlerinde saklarlar. Ne zaman onları tekrar ziyaret etsen, sana hep yüzlerinde ufak bir gülümsemeyle hatırlatırlar o anılarını. Ama biliyorsun zaman hep ileriye doğru akar ve hiçbir zaman geçmişe dönemezsin. Bu yüzden o anıların geride kaldıklarına üzülmek yerine, daha güzel anılar yaratmak için çabalamalısın. Şimdi… Şu kahve dükkanında kahve ve kek satan kadına git. Oradan alışveriş yaparken ona gülümse. Sonra biraz benim insanımın sana komik gelen konuşmalarını dinle. Hemen ilerideki kabinlerden git bir haritamı al ve sana ne tür güzellikler sunabileceğimi gör. Sonra da bu havaalanından gülümseyerek dışarı çık.'

Sabah oldu. Güneş Stockholm şehri üzerinde yükselirken havaalanından dışarı çıktım. Stockholm’ün bana yapmamı söylediği her şeyi yapmış olmanın rahatlığı vardı üzerimde. Güneşli ama soğuk bir gündü. O soğuk ama taptaze havasını şöyle bir içime çektim ve ona tekrar teşekkür ettim. Stockholm’de yeni bir gün, yeni bir hayat başlamıştı benim için. Bakalım bu şehirden nasıl anılar bırakarak ayrılacaktım…

5 Eylül 2010, Arlanda Airport, Stockholm.