20 Eylül 2010 Pazartesi

Sunshine in my heart

Uyandınız. Güneşli bir gün. Uzun zamandır güneşi göremediğiniz için sonunda bulutların arasından sıyrılıp size yüzünü göstermesi her zamankinden daha heyecan verici. Ah, her zaman öyle olmaz mı zaten! Sahip olduğumuz şeylerin değerini hep onları kaybedince anlamaz mıyız?


Her neyse şimdilik böyle şeyleri değiştiremeyeceğinizi bilir, hemen düşünmeyi bırakıp, 'ne olur ne olmaz, güneş gitmeden nehir kenarına ineyim, belli olmaz belki de bulutlar günlerce kıpırdamadan oturdukları yerlerine biraz çabuk dönmek isterler' der ve hazırlanmaya başlarsınız. Siyah taytınızı, ugg botlarınızı ve üzerinde California güneşi baskısı olan hoodie'nizi üzerinize geçirir, saçlarınızı küçük bir tokayla tepeden tutturur, ev arkadaşlarınıza 'hej hej' deyip çıkarsınız evden.


İlk anda soğuk şöyle bir vurur yüzünüze ama gölgeden kaçıp yolun güneşli tarafına yürüdüğünüz anda işte o tanıdık his kaplar bedeninizi! Bir anda tüm vücudunuzun küçük bir ürperti beraberinde ısınması, yüzünüzde, ellerinizde iğne iğne hissettiğiniz güneş ışınları... Burnunuz kırmızı, parmak uçlarınız soğuk değildir artık. Güneşten gözünüzü açamamak anlatılamaz bir keyif verir o anda. Güneş gözlüğü mü? Uzak dursun!


Yeşil, sarı, kırmızı ve turuncu yapraklı ağaçların oluşturduğu ormandan geçerek nehre inersiniz. O on dakikalık orman yürüyüşü Alice'i harikalar diyarına götüren çukurdan farksızdır. Küçük bir patika, derin bir sessizlik ve size kendinizi Alice'in iksiri içip küçüldüğü anki kadar küçük hissettiren uzun uzun ağaçlar yolunuza eşlik eder.


Sonunda nehir kenarına gelirsiniz. Suyun üzerinde uzun zaman sonra bulutların yansıması yerine mutluluk kaynağınız güneşin yansıması vardır. On günü aşkın süredir odanızın penceresinden izlediğiniz, iskeleye bağlı öylece sağa sola sallanmaktan başka bir şey yapmayan tekneler, şimdi sahipleriyle nehirde gezintiye çıkmışlardır. Kendinizi çimlere atarsınız. Elinizde çocukken okumuş olduğunuz ve tekrar hatırlamak, her satırdan yeni anlamlar çıkarmak için bir kez daha okumaya başladığınız kitabınız 'Sophie'nin Dünyası', kulağınızda evi hatırlatan tanıdık melodiler, güneşin o birkaç saatlik ziyaretinin tadını çıkarırsınız.


Herşey farklı görünür gözünüze. Uzun bir zamandır renklerini gri sandığınız evlerin, arabaların, parkların, bahçelerin, herşeyin aslında farklı farklı renkleri vardır. Her yer aslında rengarenktir. Çimlerin üzerinde yatan saçlarınızın gerçek rengini hatırlarsınız. Onların aslında kahverengi değil, üzerlerine vuran güneşin altında ateş kırmızısı olduklarını...


Güneş tekrar kaybolurken, ona olan hasretiniz biraz olsun yatışmıştır. Ona hoşçakal derken, tekrar gelmesini sabırsızlıkla beklediğinizi söyler, bir dahaki sefere fazla gecikmemesini tembihlersiniz. Sonra da verdiği sözü tutmasını umarak Alice'in çukurundan yukarı tırmanır, kafanızı dışarı çıkarır, günlük işlerinize geri dönersiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder